24/8/2008 · Kategori: dilucu
Bir zamanlar, birbirine bitişik iki çiftlikte yasayan iki erkek kardeş vardı. Günlerden bir gün bu iki kardeş arasında bir anlaşmazlık baş gösterdi. İki kardeş arasında o zamana değin ilk kez görülen anlaşmazlık, giderek büyüdü ve kardeşler arasında ayrılığa neden oldu. İki kardeş, birbirlerine yalnızca küsmekle kalmadılar, yıllardır ortaklaşa kullandıkları tarım makinelerine değin sahip oldukları tüm araç gereçlerini ve mal varlıklarını da ayırdılar. Küçük bir yanlış anlama sonucu başlayan anlaşmazlığı izleyen ayrılık, giderek büyüyen bir uçuruma dönüştü ve en sonunda yerini, karşılıklı kullanılan hoş olmayan sözlere bıraktı. Bunun arkasından da beklenenler oldu ve kardeşler arasında önce şiddetli bir kavga, sonra da ürkütücü bir sessizlik yaşanmaya başladı.
Bir sabah, bu iki kardeşten büyüğünün kapısına bir usta geldi. Elinde büyük bir marangoz çantası vardı. Ev sahibinden geçici bir iş istedi :
- "Yapılacak ufak tefek bir işiniz varsa, size yardımcı olmak isterim", dedi. "Elimden hemen her iş gelir. Birkaç gün çalışırım, işi bitiririm." Büyük kardeşin aklına o an bir "iş" geldi.
- "Evet, sana göre bir işim var" dedi ve küçük kardeşinin çiftliğini işaret etti. "Şu derenin karşısındaki çiftlik, komşumundur. Daha doğrusu, benim küçük kardeşime aittir o çiftlik. Geçen haftaya dek benim çiftliğimle onun çiftliği arasında bir otlak vardı. Sonra o, buldozeriyle oraya ırmak bendi yaptı ve şimdi aramızda, otlak yerine, çiftliklerimizi birbirinden ayıran bir dere var." İş isteyen adam, büyük kardeşin söylediklerini dikkatle dinledikten sonra sordu :
- - "Benden ne yapmamı istiyorsunuz?" dedi. Büyük kardeş önce kuşkusunu, sonra da kararını açıkladı :
- - "Kardeşim bunu, bana acı vermek için yapmış olabilir", dedi. "Fakat şimdi ben, onun yaptığından daha büyük bir şey yapacağım." Bunları söyledikten sonra adamı aldı, ahırların olduğu yere götürdü ve duvarın dibinde yığılı duran kütükleri gösterdi. "Senden, bu kütükleri kullanarak, iki çiftlik arasında üç metre yükseklikte bir çit yapmanı istiyorum" , dedi. "Kaç gün çalışırsan çalış, nasıl yaparsan yap ama bana öyle bir çit yap ki, gözlerim kardeşimin çiftliğini artık görmek zorunda kalmasın". İş arayan usta, başını salladı:
- - "Sanırım durumu anladım, efendim", dedi. "Şimdi bana çivilerin, kazma küreğin yerini gösterin ki hemen işime başlayayım.
Büyük kardeş ustaya kazma, küreğin ve çivilerin olduğu yeri gösterdikten sonra, alışveriş yapmak için kasabaya gitti. Usta ise, tüm gün boyunca ölçerek, keserek, çivileyerek sıkı bir biçimde çalışmaya koyuldu. Akşam güneş batarken o işini bitirmiş, çiftlik sahibi büyük kardeş ise alışverişini tamamlamış, kasabadan dönüyordu. Çiftliğe gelir gelmez ustanın yaptıklarına baktı ve şaşkınlıktan gözleri, yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı. Karşısında, yapılmasını istediği çit yoktu ama, derenin bir yakasından öteki yakasına uzanan görkemli bir köprü vardı. Biri kendi çiftliğinin toprağına, öteki küçük kardeşinin çiftliğinin toprağına oturtulmuş sağlam iki ayak üzerinde, yanlarındaki korkuluklarına varıncaya dek tüm ayrıntılarıyla yapılmış ve tam anlamıyla "usta işi" denilecek kusursuzlukta bir köprü uzanıyordu.
Büyük kardeş, hâlâ geçmeyen şaşkınlığıyla bu köprüyü seyrederken, karşıdan birinin geldiğini gördü. Dikkatle baktığında gelen kişinin, komşusu, yani küçük kardeşi olduğunu anladı. Kardeşi, kollarını iki yana açmış olarak köprünün karşı ucundan kendisine doğru yürüyordu :
- - "Benim sana karşı yaptığım bunca haksızlığa ve söylediğim bunca kötü sözlere karşın sen, bu köprüyü yaptırarak ne denli iyi ve ne denli büyük bir insan olduğunu gösterdin", dedi ağabeyine. "Şimdi bir büyüklük daha yap ve sen de kollarını açarak bana gel..."
Köprünün iki ucundan ortaya doğru yürüyen kardeşler, köprünün ortasında bir araya geldiler ve özlemle kucaklaştılar. Büyük kardeş bir ara arkasına baktığında, çantasını toplayıp, oradan ayrılmakta olan ustayı gördü.
- - "Gitme, dur, bekle" diye seslendi ona. "Sana yaptıracağım birkaç iş daha var, çiftliğimde..." Usta gülümsedi :
- - "Ben buradaki işimi tamamladım, gitmem gerek", dedi ve ekledi : "Yapmam gereken daha çok köprü var..."
"Köprüleri kurabilecek gücünüz hiç eksik olmasın, Köprüleri kurduktan sonra da, yıkılmaması için sık sık bakımını yapın, yani sevdiklerinize zaman ayırın, o köprü yoluyla sık sık gönüllerini ziyaret edin."







Gül Nazarı
{ Betül DÜNDER}
ağlar kendine doğru koşan atlar
bir gülü öpmüş gibi yanağından
dudağında kırmızı yokuş
yaşlı zamana uzayan…
annemin ardına saklanan sabahlar
o ki yeryüzüne bırakılmış bumerang
bacaklarıyla kara bir atı bekler
-kime söylediysem bunu
bir bulut gibi indirdi sırtındaki göğü-
sevilmeye yatan bir ormanın aralığından
göğe eriyen ırmak
taşmak için
kadından doğma bir atı bekler
-kime söylediysem bunu
bir karabasan gibi gördü düşünü-
unutmuş olamaz!
kederli ve taşralı ruhların taşıdığı
kırılan o gölgeler bile yeter
kalbiyle suya gelin gidenleri ürkütmek için
tezgâhta ne var?..biraz söz biraz daha
-kime söylediysem bunu
bir kedi gibi yaladı ayaklarının sesini-
unutmuş olamam!
derindir
bir gülün bir güle seslenişi

***********************************************
Erkek hissettiği, kadın göründüğü yaştadır.
-Moltimer Collins-
***********************************************
GÜNDEM
{Refik Durbas }
Bu gece uyumasak da olur, hadi sevinci tazele
sevdayı tazele emzirsin yıllardır pas tutmuş yalnızlığımı
sevsen de sevmesen de son elvedasıdır bu ömrümüzün
ko dursun öylece elin elimin, dilin dilimin içinde
bu gece uyumasak da olur, şimdi sevişelim sevgilim
aşkımız ve çılgınlık ve sevişmek çünkü hala gündemde..
Aydınlık Neyin Oluyor Senin
{Attila İlhan }
aydınlık neyin oluyor senin
gökyüzü akraban filan mı
beni bulur bulmaz gözlerin
şimşek çakıyorum yalan mı
yüzünde yalazını gezdirdiğin
saçlarından tutuşmuş orman mı
akla ziyan bir şey elektriğin
ay ışığı mavisi dudaklarından mı
o ışık zenginliği mi giyindiğin
uzay tozları mı yıldızlardan mı
elime dokunduğu an elin
güneşler açıyorum sahi ondan mı
aydınlık neyin oluyor senin
Rüzgara Direnen Ağaç
{ T.Ayhan Çıkın }
yalnızlığın en kuytu koyağında
sığıntı gibi duruyor
objektifinde bir dostun
Rüzgara Direnen Ağaç' resmi
damarlarına vurdukça denizin hırçın dalgası
bir deniz feneri yalnızlığında
ücra bir dağın eteklerine
tohumlar uçurur kanatlarında rüzgarın
yeni mekanlar bulur genlerine
deli poyrazlara direnir
yeniden çiçeklenir
ölümle yaşam arasında sorulur
vurgundur her güzelliğe
yeni sevdalarda durulur
Milas, 23 Kasım 2007
BAYDAR}
CILIZ
{SAMİ
Bir sabah, peteğimde
tamamlanmış balımı
gösteriyorum sana bir ahtapotun gözünü
beyazlığını her şeyin.
Öfkem, arzum, hırçınlığımla
kayıyorum kumaşlar arasında
elin bana dokunmuyor
vücudun beni sarmıyor artık.
Dönmek, insan vücudu
gökte devinmek
boşlukta katılaşmak
kuşların kemikleri cılız.
Bir sabah peteğimde
tamamlanmış balı görmek
bir ahtapotun gözünü
beyazlığını her şeyin.
(YEŞİL ALEV / 1991)
Ay Düellosu
{Mustafa Köz}
Geçip gidiyor ay ışığı, çalıların ruhları üzerinden;
gökyüzünün sonsuz avareliği tıkırdatıyor
derisiz, kasnaksız davulları
dal budak sarıyor unutuşun tozu gösterişsiz aşkınla,
yenik düşüyor başka aldanış, başka anı, başka yazgı
Ece'sin sen, biliyor herkes seni bu adınla
aynı yel ile doluyor aynı yelken.
Geçerek geliyorsun bana, ırmakların suyunu
sevgilim gibi yaklaşıyorsun benden başka herkese,
gerinirken görüyorum seni, diri gövden
çarpıp dağılıyorken isteğin küçük, bronz zırhına.
Sensin evet dönen, pırıltıyla ve kederle
saf elmaslarla eşeleniyor ülkümün külleri,
bekliyorum seni böğürtlenler kentinde
tutkuyla titreşiyor bedenim bir iki.
Ey güneyin toprağı, ayrılışın yegâne sevgilisi
hangi sona ya da başlangıca erişebiliriz seninle
çimenlerin dingin, kaygısız, güvenlikli kapısı
gönül çelen ısırganotu, unutmak istemeliyim seni
senin upuzun su olan yüzünü, kirpiklerini, ağzının
çilek ve yerelması toplayan kıyıcığını.
İşte uğulduyor fırtınanın saydam, dövüşken kokusu
taşların, kelebeklerin uyumsuz köklerinde;
ergin başakları biçimliyor göğsünün kabaran toprağı,
ah bu olmalı kışkırtan beni, sana karşı
tenin ve uyluğun, ovuldukça ışıyan bakırlar gibi.
Gümüş gece mızrakları deşiyor
unutulmaya yüz tutmuş her şeyi,
çılgın kalabalık dalgalandırıyor göndersiz sancakları
eriyen dolunaylara dönüşüyor adının ünsüz harfleri.
(SALIDAN ÖNCEKİ PAZARTESİ / 1995)
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır

