2/6/2009 · Kategori: dilucu
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
14/9/2008 · Kategori: dilucu
Sen ey içimdeki yaramaz çocuk.
Annemin sesini duyuyor musun?
Yine kar yağıyor, hava çok soğuk,
Yoksa mışıl mışıl uyuyor musun?
Hala yüreğimde sancı çekerler,
Yarım kalan masalları ninemin.
Ne tatlıydı o naneli şekerler,
Ah bir bulsam ceplerini dedemin.
Dizüstü sedirde zaman erirdi,
Hafızama işlenirken sûreler.
Herkes düşlerini bana verirdi,
Hani nerde fethettiğim yürekler?
Azık götürürdüm bağa, bostana.
Ne hoş utanırdı kızlar, gelinler.
Bereket bir yana, şükür bir yana,
Harmanlarda savrulurdu ekinler.
Gözlerimde binbir çiçek açardı,
Artık ağlayamaz, gülemez olduk.
Böyle çabuk büyüyecek ne vardı?
O günleri özlüyorum be çocuk!
SERVET YÜKSEL
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
27/8/2008 · Kategori: dilucu
Ayçam
İçimde kabuk değiştiriyorsun ayçam, bu senin
Mevsimsiz yürüyüşün olmalı
Gözlerin, yarasaların kör kahkahaları gibi
Üç boyutlu ilahileri, en az iblisler kadar
Kar serpiştiriyor korkularına
Ellerin kendine kayıp, üşüyor göğün altında
Aşk köprüsü sensin, dengede durmaya çalıştığım
Üst üste koyup sevdamı tırmanıyorum
Kalbindeki çöpü çıkarmak için
Duygularınla sezgilerin arasında
Duygu ve sezgi karışımında sırdaşımsın
Öbür yüzümsün aynada, içimde güvercin patlaması
Ne sevimli cümbüş, aşk da böyle bir şey
İçten içe fısıldamalı tinsel ilahileri
Rahatı kaçan kalp ataşlarımda sokak sokak
Elinden tutuyorsun poyrazı, yaşam kabuk değiştiriyor
Görmesen de, mutlaka birileri görüyor
Ayın sırtından çıkan hırkayı
Ve alıp ışıltılarını giyiniyorsun
Gökyüzüğünü takıyorsun parmağına
Güzel Gemi
{Charles Baudelaire}
Ey güzeller güzeli, sana demem o ki,
Binbir ışıkla renk bezemiş gençliğini;
Çizmek isterim resmini tez,
Kucak kucağadır orada ilkyaz ve güz.
Andırır havada savrulan eteklerin,
O ince, upuzun, güzel gemilerin
Vuruşunu açığa, uzak;
Ardından bir uyumun, bezgince, yumuşak.
Üstünde boynunun, omuzlarının, dimdik,
Yükselir başın bir alımla görülmedik;
Taçla süslü bir bakış soğuk,
Yürür gidersin yolunda sen, göksel çocuk.
Ey güzeller güzeli, sana demem o ki,
Binbir ışıkla renk bezemiş gençliğini;
Çizmek isterim resmini tez,
Kucak kucağadır orada ilkyaz ve güz.
Göğsün ki başlar ve yuvarlaklaşır gittikçe,
Göğsün ki görülmedik en eşsiz çekmece,
Aydınlık ve yuvarlak bir düş,
İki kalkan onlar, şimşekler vurmuş;
O çıldırtan göğsün süslü pembe güllerle,
Saklandığı gizlerin, dolu nelerle,
Eskimiş şaraplar ve ıtır,
Orada duymak ve düşünmek sayıklamaktır.
Andırır havada savrulan eteklerin,
O ince, upuzun, güzel gemilerin
Vuruşunu açığa uzak
Ardından bir uyumun, bezgince, yumuşak.
O soylu bacakların senin avlamakta,
Çılgınca istekleri, etekler ardında,
Aranan özsuyudur aşkın,
Süzülmüş tortulardan karanlıkların.
Kolların, yeni yetme erkekleri saran,
Başka mı ki uzun ve parlak yılanlardan,
Sarar âşığını sımsıkı,
Hep sende duracak o iz, çıkartma tıpkı.
Üstünde boynunun, omuzlarının, dimdik,
Yükselir başın bir alımla görülmedik,
Taçla süslü bir bakış soğuk,
Yürür gidersin yolunda sen, göksel çocuk.
Çeviri : Sabahattin Kudret AKSAL
Yeniden Doğuş
{Furuğ Ferruhzad}
Tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir
seni, kendinde tekrarlayarak
çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek.
Ben bu ayette seni ah çektim, ah
ben bu ayette seni
ağaca ve suya ve ateşe aşıladım!
Yaşam belki
uzun bir caddedir, her gün filesiyle bir kadının geçtiği,
yaşam belki
bir urgandır, bir adamın daldan kendini astığı,
yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur,
yaşam belki, iki sevişme arası rehavetinde yakılan bir sigaradır,
ya da birinin şaşkınca yoldan geçişi,
şapkasını kaldırarak,
başka bir yoldan geçene anlamsız gülümsemeyle "günaydın" diyen.
Yaşam belki de o tıkalı andır,
benim bakışımın senin buğulu gözlerinde kendini paramparça yıktığı
ve bir duyumsama var bunda
benim ay ve karanlığın algısıyla birleştireceğim.
Yalnızlık boyutlarındaki bir odada,
aşk boyutlarındaki yüreğim,
kendi mutluluğunun sade bahanelerini seyreder,
saksıda çiçeklerin güzelim yok oluşunu
ve senin bahçemize diktiğin fidanı
ve bir pencere boyutlarında öten
kanarya ötüşlerini.
Ah..
Budur benim payıma düşen,
budur benim payıma düşen,
benim payıma düşen,
bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür,
benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir
ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette,
benim payıma düşen anılar bahçesinde hüzünlü bir gezintidir.
Ve "ellerini
seviyorum" diyen
sesin hüznünde ölmektir.
Ellerimi bahçeye dikiyorum,
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklar.
Küpeler takacağım kulaklarıma
ikiz iki kirazdan
ve tırnaklarımı papatya çiçeği yapraklarıyla süsleyeceğim.
Bir sokak var orada,
aynı karışık saçları, ince boyunları ve sıska bacaklarıyla
küçük bir kızın masum gülüşlerini düşünüyorlar
bir gece rüzgarın bizi alıp götürdüğü.
Bir sokak var benim yüreğimin
çocukluk mahallesinden çaldığı,
zaman çizgisinde bir oylumun yolculuğu
ve bir oylumla gebe bırakmak bir zamanın kuru çizgisini
bilinçli bir simgenin oylumu
aynanın konukluğundan dönen.
Ve böylecedir,
birisi ölür
ve birisi yaşar.
Hiçbir avcı,
çukura dökülen hor bir arkta inci avlamayacaktır.
Ben hüzünlü küçük bir periyi biliyorum
okyanusta yaşayan
ve yüreğini tahta bir kavalda
usul usul çalan
küçük hüzünlü bir peri
geceleri bir öpücükle ölen
Durmadan kurulup dağılan bu yerde
Hiç bir dost arama.
Güvenilir bir sığınak, hiç! …
Bırak acı yüreğinde konaklasın
Olmaza çare arama...
Kimse sana gülmeden sen acıya gülümse,
Yaşamana bak! ÖMER HAYYAM
Yağmur Yağmur
{ Gülten Akin}
Yağmur, yağmur... Bu neyi anlatır?
Bunca siste bunca ıslak serçe
Hüznü bir köşesinden tutup kaldırmıştır
Yağmur, yağmur... Bu neyi anlatır?
Son yaz derlenmiş, son ateş sönmüş
Düz yollara inen son kaçkın, son eşkiya
Hüznü bir köşesinden tutup kaldırmıştır.
Yağmur, yağmur... Bu neyi anlatır?
Oyun biter, o kesin güz çizgileri
Sergi, bir de ölümle örselenmiş
Aklı bir köşesinden tutup kaldırmıştır.
Çağlar ötesinden gelir koşturur
Nerde söylenirse ordadır türkü
Davul olur halayları coşturur
Sazda kemençede tardadır türkü
Gün olur Mecnun'la dolaşır çölde
Gün olur Yunus'la konaklar dilde
Gün olur Şirin'le açar bir gülde
Gün olur Kerem'le kordadır türkü
Ah dedikçe yanık bağrı sızlayan
Gözyaşını yüreğinde gizleyen
Gün sayarak asken yolu gözleyin
Bir g&ou
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
24/8/2008 · Kategori: dilucu
Bir zamanlar, birbirine bitişik iki çiftlikte yasayan iki erkek kardeş vardı. Günlerden bir gün bu iki kardeş arasında bir anlaşmazlık baş gösterdi. İki kardeş arasında o zamana değin ilk kez görülen anlaşmazlık, giderek büyüdü ve kardeşler arasında ayrılığa neden oldu. İki kardeş, birbirlerine yalnızca küsmekle kalmadılar, yıllardır ortaklaşa kullandıkları tarım makinelerine değin sahip oldukları tüm araç gereçlerini ve mal varlıklarını da ayırdılar. Küçük bir yanlış anlama sonucu başlayan anlaşmazlığı izleyen ayrılık, giderek büyüyen bir uçuruma dönüştü ve en sonunda yerini, karşılıklı kullanılan hoş olmayan sözlere bıraktı. Bunun arkasından da beklenenler oldu ve kardeşler arasında önce şiddetli bir kavga, sonra da ürkütücü bir sessizlik yaşanmaya başladı.
Bir sabah, bu iki kardeşten büyüğünün kapısına bir usta geldi. Elinde büyük bir marangoz çantası vardı. Ev sahibinden geçici bir iş istedi :
- "Yapılacak ufak tefek bir işiniz varsa, size yardımcı olmak isterim", dedi. "Elimden hemen her iş gelir. Birkaç gün çalışırım, işi bitiririm." Büyük kardeşin aklına o an bir "iş" geldi.
- "Evet, sana göre bir işim var" dedi ve küçük kardeşinin çiftliğini işaret etti. "Şu derenin karşısındaki çiftlik, komşumundur. Daha doğrusu, benim küçük kardeşime aittir o çiftlik. Geçen haftaya dek benim çiftliğimle onun çiftliği arasında bir otlak vardı. Sonra o, buldozeriyle oraya ırmak bendi yaptı ve şimdi aramızda, otlak yerine, çiftliklerimizi birbirinden ayıran bir dere var." İş isteyen adam, büyük kardeşin söylediklerini dikkatle dinledikten sonra sordu :
- - "Benden ne yapmamı istiyorsunuz?" dedi. Büyük kardeş önce kuşkusunu, sonra da kararını açıkladı :
- - "Kardeşim bunu, bana acı vermek için yapmış olabilir", dedi. "Fakat şimdi ben, onun yaptığından daha büyük bir şey yapacağım." Bunları söyledikten sonra adamı aldı, ahırların olduğu yere götürdü ve duvarın dibinde yığılı duran kütükleri gösterdi. "Senden, bu kütükleri kullanarak, iki çiftlik arasında üç metre yükseklikte bir çit yapmanı istiyorum" , dedi. "Kaç gün çalışırsan çalış, nasıl yaparsan yap ama bana öyle bir çit yap ki, gözlerim kardeşimin çiftliğini artık görmek zorunda kalmasın". İş arayan usta, başını salladı:
- - "Sanırım durumu anladım, efendim", dedi. "Şimdi bana çivilerin, kazma küreğin yerini gösterin ki hemen işime başlayayım.
Büyük kardeş ustaya kazma, küreğin ve çivilerin olduğu yeri gösterdikten sonra, alışveriş yapmak için kasabaya gitti. Usta ise, tüm gün boyunca ölçerek, keserek, çivileyerek sıkı bir biçimde çalışmaya koyuldu. Akşam güneş batarken o işini bitirmiş, çiftlik sahibi büyük kardeş ise alışverişini tamamlamış, kasabadan dönüyordu. Çiftliğe gelir gelmez ustanın yaptıklarına baktı ve şaşkınlıktan gözleri, yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı. Karşısında, yapılmasını istediği çit yoktu ama, derenin bir yakasından öteki yakasına uzanan görkemli bir köprü vardı. Biri kendi çiftliğinin toprağına, öteki küçük kardeşinin çiftliğinin toprağına oturtulmuş sağlam iki ayak üzerinde, yanlarındaki korkuluklarına varıncaya dek tüm ayrıntılarıyla yapılmış ve tam anlamıyla "usta işi" denilecek kusursuzlukta bir köprü uzanıyordu.
Büyük kardeş, hâlâ geçmeyen şaşkınlığıyla bu köprüyü seyrederken, karşıdan birinin geldiğini gördü. Dikkatle baktığında gelen kişinin, komşusu, yani küçük kardeşi olduğunu anladı. Kardeşi, kollarını iki yana açmış olarak köprünün karşı ucundan kendisine doğru yürüyordu :
- - "Benim sana karşı yaptığım bunca haksızlığa ve söylediğim bunca kötü sözlere karşın sen, bu köprüyü yaptırarak ne denli iyi ve ne denli büyük bir insan olduğunu gösterdin", dedi ağabeyine. "Şimdi bir büyüklük daha yap ve sen de kollarını açarak bana gel..."
Köprünün iki ucundan ortaya doğru yürüyen kardeşler, köprünün ortasında bir araya geldiler ve özlemle kucaklaştılar. Büyük kardeş bir ara arkasına baktığında, çantasını toplayıp, oradan ayrılmakta olan ustayı gördü.
- - "Gitme, dur, bekle" diye seslendi ona. "Sana yaptıracağım birkaç iş daha var, çiftliğimde..." Usta gülümsedi :
- - "Ben buradaki işimi tamamladım, gitmem gerek", dedi ve ekledi : "Yapmam gereken daha çok köprü var..."
"Köprüleri kurabilecek gücünüz hiç eksik olmasın, Köprüleri kurduktan sonra da, yıkılmaması için sık sık bakımını yapın, yani sevdiklerinize zaman ayırın, o köprü yoluyla sık sık gönüllerini ziyaret edin."







Gül Nazarı
{ Betül DÜNDER}
ağlar kendine doğru koşan atlar
bir gülü öpmüş gibi yanağından
dudağında kırmızı yokuş
yaşlı zamana uzayan…
annemin ardına saklanan sabahlar
o ki yeryüzüne bırakılmış bumerang
bacaklarıyla kara bir atı bekler
-kime söylediysem bunu
bir bulut gibi indirdi sırtındaki göğü-
sevilmeye yatan bir ormanın aralığından
göğe eriyen ırmak
taşmak için
kadından doğma bir atı bekler
-kime söylediysem bunu
bir karabasan gibi gördü düşünü-
unutmuş olamaz!
kederli ve taşralı ruhların taşıdığı
kırılan o gölgeler bile yeter
kalbiyle suya gelin gidenleri ürkütmek için
tezgâhta ne var?..biraz söz biraz daha
-kime söylediysem bunu
bir kedi gibi yaladı ayaklarının sesini-
unutmuş olamam!
derindir
bir gülün bir güle seslenişi

***********************************************
Erkek hissettiği, kadın göründüğü yaştadır.
-Moltimer Collins-
***********************************************
GÜNDEM
{Refik Durbas }
Bu gece uyumasak da olur, hadi sevinci tazele
sevdayı tazele emzirsin yıllardır pas tutmuş yalnızlığımı
sevsen de sevmesen de son elvedasıdır bu ömrümüzün
ko dursun öylece elin elimin, dilin dilimin içinde
bu gece uyumasak da olur, şimdi sevişelim sevgilim
aşkımız ve çılgınlık ve sevişmek çünkü hala gündemde..
Aydınlık Neyin Oluyor Senin
{Attila İlhan }
aydınlık neyin oluyor senin
gökyüzü akraban filan mı
beni bulur bulmaz gözlerin
şimşek çakıyorum yalan mı
yüzünde yalazını gezdirdiğin
saçlarından tutuşmuş orman mı
akla ziyan bir şey elektriğin
ay ışığı mavisi dudaklarından mı
o ışık zenginliği mi giyindiğin
uzay tozları mı yıldızlardan mı
elime dokunduğu an elin
güneşler açıyorum sahi ondan mı
aydınlık neyin oluyor senin
Rüzgara Direnen Ağaç
{ T.Ayhan Çıkın }
yalnızlığın en kuytu koyağında
sığıntı gibi duruyor
objektifinde bir dostun
Rüzgara Direnen Ağaç' resmi
damarlarına vurdukça denizin hırçın dalgası
bir deniz feneri yalnızlığında
ücra bir dağın eteklerine
tohumlar uçurur kanatlarında rüzgarın
yeni mekanlar bulur genlerine
deli poyrazlara direnir
yeniden çiçeklenir
ölümle yaşam arasında sorulur
vurgundur her güzelliğe
yeni sevdalarda durulur
Milas, 23 Kasım 2007
BAYDAR}
CILIZ
{SAMİ
Bir sabah, peteğimde
tamamlanmış balımı
gösteriyorum sana bir ahtapotun gözünü
beyazlığını her şeyin.
Öfkem, arzum, hırçınlığımla
kayıyorum kumaşlar arasında
elin bana dokunmuyor
vücudun beni sarmıyor artık.
Dönmek, insan vücudu
gökte devinmek
boşlukta katılaşmak
kuşların kemikleri cılız.
Bir sabah peteğimde
tamamlanmış balı görmek
bir ahtapotun gözünü
beyazlığını her şeyin.
(YEŞİL ALEV / 1991)
Ay Düellosu
{Mustafa Köz}
Geçip gidiyor ay ışığı, çalıların ruhları üzerinden;
gökyüzünün sonsuz avareliği tıkırdatıyor
derisiz, kasnaksız davulları
dal budak sarıyor unutuşun tozu gösterişsiz aşkınla,
yenik düşüyor başka aldanış, başka anı, başka yazgı
Ece'sin sen, biliyor herkes seni bu adınla
aynı yel ile doluyor aynı yelken.
Geçerek geliyorsun bana, ırmakların suyunu
sevgilim gibi yaklaşıyorsun benden başka herkese,
gerinirken görüyorum seni, diri gövden
çarpıp dağılıyorken isteğin küçük, bronz zırhına.
Sensin evet dönen, pırıltıyla ve kederle
saf elmaslarla eşeleniyor ülkümün külleri,
bekliyorum seni böğürtlenler kentinde
tutkuyla titreşiyor bedenim bir iki.
Ey güneyin toprağı, ayrılışın yegâne sevgilisi
hangi sona ya da başlangıca erişebiliriz seninle
çimenlerin dingin, kaygısız, güvenlikli kapısı
gönül çelen ısırganotu, unutmak istemeliyim seni
senin upuzun su olan yüzünü, kirpiklerini, ağzının
çilek ve yerelması toplayan kıyıcığını.
İşte uğulduyor fırtınanın saydam, dövüşken kokusu
taşların, kelebeklerin uyumsuz köklerinde;
ergin başakları biçimliyor göğsünün kabaran toprağı,
ah bu olmalı kışkırtan beni, sana karşı
tenin ve uyluğun, ovuldukça ışıyan bakırlar gibi.
Gümüş gece mızrakları deşiyor
unutulmaya yüz tutmuş her şeyi,
çılgın kalabalık dalgalandırıyor göndersiz sancakları
eriyen dolunaylara dönüşüyor adının ünsüz harfleri.
(SALIDAN ÖNCEKİ PAZARTESİ / 1995)
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
16/8/2008 · Kategori: dilucu
Çağrı Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi çocukları
Güllübahçe
Belediye Başkanı Yılmaz Salbaş’ın konuklarıydı.
Etkinlik kapsamında Priene’yi gezen çocuklar öğretmenleriyle birlikte dağın yamacında saklı duran yeryüzünü planlı yapılmış en eski kentini gezerlerken meraklı gözlerle günlük yaşamdan çok farklı görüntüleri, kalıntıları öğretmenlerinin açıklamalarını dinleyerek anlamaya çalıştılar. Kurum müdürü Ali Gençli’nin gezi sorumluluğunu yaptığı etkinlikleri öğretmenler, Bekir Bora, Sevilay Yener, Billur Bozkurt gezi süresince çocukların mutlu olması için gerekli özeni gösterdiler. Gelecek ay içinde çeşitli aktivitelerle engelli öğrencilerin sosyal yaşama uyum süreçleri içinde gerekli çalışmaları ifade eden Kurum Müdürü Gençli, kurucular, yönetim ve tüm personelimizle‘Gözbebeğimiz öğrencilerimiz için ne gerekiyorsa en mükemmelini yapmak için kuruluşumuzdaki ilk gün heyecanımızla çalışıyoruz.’ Dedi.



Ne yapardınız?
Kararı siz verin. Komik bir cümle beklemeyin, çünkü yok.
Yine de okuyun. Sorum şu:
Aynı kararı siz verir miydiniz?
**********************************************
Okuma ve öğrenme zorluğu çeken çocuklara özel eğitim veren bir okul için bağış toplama yemeğinde,
çocuklardan birisinin babası;
katılımcılar tarafından asla unutulmayacak bir konuşma yaptı. Okula kendini adamış öğretmenleri kutladıktan sonra şöyle bir soru sordu:
'Dışarıdaki etkenler tarafından etkilenmedikçe doğa her şeyi mükemmel bir şekil ve sırada yapıyor. Ama yine de oğlum Shay, diğer çocukların öğrendikleri gibi öğrenemiyor. Diğer çocukların anlayabildikleri gibi anlayamıyor. Oğlumda doğal olması gereken şeyler nerede?'
Bu soru karşısında dinleyiciler sessiz kaldılar.
Baba devam etti.
'Ben inanıyorum ki, dünyaya fiziksel ve zeka engelli Shay gibi bir çocuk geldiğinde,
gerçek insan doğası kendini gösterme fırsatını buluyor ve bu da insanların o çocuğa davranış şekillerinde kendini gösteriyor.'
Ve sonra aşağıdaki hikayeyi anlatmaya başladı:
Shay ve babası bir gün parkta Shay’in tanıdığı birkaç çocuğun baseball oynadıklarını gördüler.
Shay sordu,
'Acaba oynamama izin verirler mi?'
Shay'in babası çoğu çocuğun Shay gibi bir çocuğun takımlarında oynamasını istemeyeceklerini ama aynı zamanda eğer oğluna izin verirlerse oğlunun o çok ihtiyacını duyduğu, engellerine rağmen başkaları tarafından kabul edilmenin özgüveni ve sahiplenme duygusunu vereceğini de biliyordu. Shay'in babası çocuklardan birinin yanına yaklaştı ve
(fazla bir şey beklemeyerek)
Shay in oynayıp oynayamayacağını sordu. Çocuk şöyle danışabileceği birilerine baktı ve sonra
'Şu anda 6 sayı gerideyiz ve oyun sekizinci turunda. Herhalde takıma girebilir ben de onu dokuzuncu turda vurucu olarak sokmaya çalışırım' dedi.
Shay büyük bir gayretle takımın yanına gitti ve yüzünde kocaman bir gülümseme ile takım t-shirtini giydi. Babası gözünde yaş, kalbi sıcak duygularla dolu onu izledi. Çocuklar oğlunun kabul edilmesinden dolayı babanın mutluluğunu gördüler. Sekizinci turun sonunda Shay'in takımı birkaç puan kazandı ama hala 3 sayı gerideydi. Dokuzuncu turun başında Shay eldiveni eline geçirdi ve sağ açık sahaya çıktı. Ona doğru hiç top isabet etmemesine rağmen oyunda olmaktan son derece mutluydu ve babasının ona tribünlerden el salladığını gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
Dokuzuncu turun sonunda Shay'in takımı yine puan kazandı. Şimdi bütün kaleler doluydu, oyunu kazanma şansı ortaya çıkmıştı ve topa vurma sırası Shay'e gelmişti.
Bu noktada Shay'in vurucu olmasına izin vererek oyunu kaybetme riskini mi almalıydılar?
Şaşırtıcı bir hamleyle Shay'e sopayı verdiler. Herkes topa isabet ettirme şansının sıfır olduğunu biliyorlardı çünkü bırakın topa vurmayı Shay sopayı bile elinde tutmasını bilmiyordu.
Ama Shay sahaya çıktığında top atıcı, diğer takımın kazanma şanslarını bir kenara bırakarak Shay'e bu fırsatı tanıdıklarını görünce birkaç adım öne giderek yumuşak bir şekilde topu Shay'e doğru fırlattı. İlk topa Shay zorlukla sopayı savurdu ama ıskaladı. Atıcı tekrar birkaç adım öne doğru geldi ve topu yine yumuşak bir şekilde Shay'e doğru attı. Shay sopayı savurdu ve hafifçe topa dokunarak yere atıcıya doğru vurdu.
Oyun şimdi bitecekti. Atıcı topu yerden aldı ve ilk kaledeki adamına kolaylıkla atabilecek ve
Shay'i sobeleyerek oyunu bitirebilecekti.
Ama atıcı topu aldı ve ilk kaledeki adamının başının üzerinden diğer takım arkadaşlarının erişemeyeceği yere fırlattı.
Tribünlerdeki herkes ve iki takımda bağırmaya başladılar, 'Shay, ilk kaleye koş, ilk kaleye koş!' Shay hayatında hiç bu kadar uzağa koşmamıştı ama ilk kaleye gidebildi. Şaşkınlıktan büyümüş gözleriyle yere çöktü.
Herkes bağırmaya devam etti, 'İkinci kaleye koş, ikinci kaleye koş' Nefes nefese Shay zorlukla ikinci kaleye koşabildi. Shay ikinci kaleye geldiği sırada açık sahada diğer takımdan biri topu almıştı ... takımın en küçüğü olan bu çocuk kahraman olma şansını elinde tutuyordu. Topu ikinci kaledeki adamına atabilirdi ama top atıcısının niyetini anladığından o da kasıtlı olarak topu üçüncü kaledeki arkadaşının başının üzerinden attı.
Herkes bağırıyordu, 'Shay, Shay, Shay, bütün yolu koş Shay'
Karşı takımdan birinin yardım ederek onu üçüncü kaleye doğru döndürmesiyle Shay üçüncü kaleye koşabildi,
'Üçüncüye koş! Shay, üçüncüye koş!'
Shay üçüncüye gelirken diğer takımdaki
Çocuklar ve seyirciler ayağa
kalkmışlardı ve bağırıyorlardı,
'Shay, hepsini koş! Hepsini koş!' Shay
hepsini koştu ve oyunu takımı için kazanan
bir kahraman olarak herkes tarafından alkışlandı.
'O gün', dedi babası, gözlerinden yaşlar aşağıya doğru süzülerek, 'iki takımdaki çocuklar da dünyaya
bir parça sevgi ve insanlık getirmeyi başardılar'.
Shay bir sonraki yaza yetişemedi.







Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::







